Eski yazılara bakınca gördüm ki, yazmaya söz verdiğim bazı şeyleri yazmaya mecalim kalmamış. Mayıs’taki Suriye gezisi ya da Haziran’daki Sonisphere Festivali gibi. Ağustos’a da Hollanda’da girdim ayıptır söylemesi. Çeşme’de kapatmayı hayal ederken, yine Fort Worth’te kapattım o ayrı. Eylül de biraz aile, biraz arkadaş ziyaretleriyle geçiyor. Ekim’de de her haftasonuna neredeyse bir düğün düşüyor. Hal böyle olunca ben bir “planning freak” (planlama manyağı- İngilizce yazınca daha havalı oluyor ivit.) olmayayım da kim olsun. Neyse, yine kıyamadım, birkaç cümle söyleyeyim tüm bu bahsettiklerime dair.
Sene başında, bir gün validaaanım gelip Mayıs’ta Suriye’ye gideceğiz gelir misin dedi, hiç umudu yoktu tabii olumlu cevap vereceğimden. “Gelirim tabii” dedim ve böylece Ortadoğu’ya açılma (aka BOP) planımızı yapmış olduk. Milyonlarca takı, onbinlerce şal alacağım, kimbilir ne değişik şeyler olacak şeklinde hayallerime başladım haftalar öncesinden. Öncesinde 2 gün İskenderun’da kaldık. İskenderun’u daha önce görmemiştim, çok güzel bir yer, gitmeyenlere mutlaka tavsiye ederim. Hatay’a bağlı olmasına rağmen, Hatay’dan büyük diyenler de var, yaptığım bazı hesaplar da bunu doğrular nitelikteydi (bir araştırmacı gazeteci olarak melike). Neyse İskenderun itinayla gezildi dostlar, zakkumlarla fotoğraf çekildi, künefeye doyuldu (tek adres Petek- eski orduevinin arkasında, kışlık Petek diye geçiyor, zaten görünce girmemeniz elde değil). Bu arada çok enteresan, deniz kenarındaki yerlerde (yeni terminolojiyle “sahillerde”) tüm yerleşim deniz kenarına kurulur, kesinlikle denizin şehrin merkezi olduğu hissettirilir. İskenderun’da böyle bir durum yoktu. İlçe halkı denize o kadar alışmış gibiydi ki, “ha orda da deniz var işte yaaani” tadında, herkes kendi işinde gücünde takılıyordu. Bu halini çok sevdim, deniz bizim hayatımızın bir parçası diyorlarmış gibi. Yemeklerine zaten bayıldım. Bir akşam yemeğini Mikado’da yedik. İnanılmaz bir humusları var. Zaten etle çok aram olmadığı için ben humus kısmıyla ilgilendim. Bizim normalde yediğimiz humus kadar tahinli değil, tam benlik yani. Tabaklar dolusu humus yedim 2 gün boyunca. İyi ki de böyle yapmışım, zira Suriye’de kebaptan başka yiyecek bir şey yok gibiydi. Bu nedenle sonraki 3 gün acıkmadım:)
İskenderun’dan 3.günün sabahı saat 5 itibarıyle Suriye sınırına doğru yola çıktık. Otobüsle gitmek biraz zor oldu açık söyleyeyim, sınırda çok beklemedik aslında, ama Şam’a kadar yol git git bitmedi. Haliyle akşam 7 civarı Şam’a vardık. Bu arada rehberimiz tuvalet ihtiyacı için bize gitmemiz gereken tuvaletleri söyleyeceklerini söyledi. Buna ilk önce bir anlam veremedik ama Suriye’de ilk durduğumuz benzinlikte tuvalete gitmeye çalışan ekibin aniden geri dönüşüyle anladık durumu:) Kısacası üç günümüz 38 derece sıcağın altında mümkün olduğunca az tuvalete gitmek için sıvı tüketimini optimize ederek geçti. Şam’a varıp otelimize yerleştik, otelimiz 5 yıldızlıydı ve açıkçası çok değişik bir mimarisi vardı içerden. Ben beğendim, biraz gökdelen kıvamındaydı, tabii biz 1. katta olduğumuzdan Şam manzarası pek göremedik ama olsun. İlk akşam Kasyon Dağı’na doğru yola çıktık. Burada biraz Şam manzarası seyredip fotoğraf çektik. Bu arada yolun inanılmaz virajlı ve dik olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Suriye trafiği ayrıca bir paragrafı hakediyor, o yüzden onu sonrasına bırakıyorum. Akabinde yemeğe gidildi, burada dansözlü bir eğlenceye katıldık. Ben dansöz kavramına karşı olduğum için gayet somurtarak izledim dansözü. Zaten çok yorulmuştuk, o gece güzel bir uyku ve sonraki gün Şam turu için hazırlık. (Fotoğrafta kaldığımız oteli görebilirsiniz.)
Ertesi sabah kahvaltı beni dumura uğrattı. Sütler çok yağlıydı, çay soğuktu, vs. vs. Kruvasanlarla karnımızı doyurduk, zaten kallavi bir kahvaltı beklememek lazım böyle turlarda, ama ben yine de konu kahvaltı olunca beklentilerimi düşüremediğimden hayal kırıklığına uğradım. Bu arada annemin hep “çingene ruh” diye eleştirdiğim toplayıcılık özelliği günün ilerleyen saatlerinde işe yaradı, açlıktan ölmedik.
Şam’da geçirdiğimiz gün 2 camiye giderek başladık. Bu arada camilerde siyah çarşaf giymeniz isteniyor çoğunlukla. Başka bir olay da, camiilere kadınların ve erkeklerin ayrı bölümlerden girmek zorunda olması. Hatta çoğunlukla bu iki kapı aynı yere çıkmıyor, kadınlar camiinin çok küçük bir bölümünü görebiliyorlar. Hal böyle olunca bu camii ziyaretlerinden pek bir şey anlamadık. Aksine o sıcakta oradan oraya gitmek insanı çok yordu.
Hamidiye Çarşısı’nı geçip Emevi Camii’ne geldik. Burası çok hareketli bir bölge. Emevi Camii’ne girmek için yine ekipman eksiğimiz vardı. O nedenle önce annem girdi, biz de babam ve ekipten birkaç kişiyle yan tarafta ilk Türk hava şehitlerinin mezarlarını ziyaret ettik. O yıllardaki havacılık sektörüyle şimdiyi karşılaştırınca insanın içi burkuluyor. Daha sonra turunu bitiren annemden aldığım fularlar ve kendi fularlarımla retro tarzımla camiiye girmek istedim. Yanımda rehber ve ekipten 2 kişi daha vardı. Retro tarz derken şunu kastediyorum sevgili okur, kafamda yeşil bir fular, üstümde fermuarı sonuna kadar çekilmiş mavi sweatshirt, kotumun üstünde de başka bir fular (turuncu puantiyeli) etek yapılmış, ayağımda da klasik pembe superstarlarım. Hal böyle olunca, kapıdaki görevli hoppp nereye şeklinde geldi. Nerelisin dedi, ben de Türk olduğumu söyleyince buyrun dedi. Aynı şeyi Pınar ve Walter’a sorduğunda ise, Pınar neden ne farkediyor nereli olduğumuz demiş, ah Pınişim bazen networkünü kullan dedim:) Emevi Camii önce Jüpiter tapınağı olarak yapılmış (sanırım in ancient times), sonrasında önce kilise, daha sonra da camii olarak kullanılmış. Çok büyük ve görkemli bir yapı. Burada da kadınlar ve erkekler olarak ayrı yerlerden girdik, ancak camiinin içinde zincirle ayrılmış bölümde sağlı sollu yürüyerek rehberimizin anlattıklarını dinleyebildik. Camiinin ortasında Hz. Yahya’nın mezarı var, burada da Arapçamı konuşturarak Hz. Yahya olduğunu anladım. Halep maceralarında Arapça bilgimin faydasını daha ayrıntılı anlatacağım. Emevi Camii’nin bahçesinde de çeşitli fotoğraflar çektirerek Suriye turumuzu tamamlamış olduk. Camiiden çıkınca öğle ezanı okunmaya başladı. Ve sevgili okur, polifonik okunuyor Emevi Camii’nde öğle namazı. 4 müezzin okuyor, önce biri arkada da diğer üçü. Ve itiraf edelim, inanılmaz etkiliyor insanı. Öylece kalakaldık yerimizde. Ezan sonrasında Hamidiye Çarşısı’ndaki kuyumculara girip incilere baktık, inciler oldukça ucuz ama expert olarak valide beğenmeyince biz de pek bir şey almadık. Sonrasında otobüsümüze dönüp Halep’e doğru yola çıktık. Aşağıda Emevi Camii'nden bir fotoğraf...
Halep’e yine gece 8 civarında vardık. Burada yeni açılmış olan Dedeman Oteli’nde kaldık. Bu sefer daha üst kattaydı odamız, biraz artistik Halep manzaralı fotoğraflar çektik. Akşamında yemeğe gidildi, yine kebap hep kebap. Ben salatanın domateslerinden takıldım, biraz da ekmek. Bu arada Türkiye’deki kebapların çok daha güzel olduğunu söylememe gerek yok. Ertesi gün Halep turuna başladık. Öncelikle Halep Kalesi’ne gittik. Kale güzel, bir de hıdrellezde dileklerimizi topladığına inanılan Hz. Hızır’ın mezarı / türbesi burada. 2010 hıdrellezinde de çalışmaktan dileklerini gül ağacına asamamış bir insan olarak dileklerimi burada dileme fırsatı buldum, umarım kabul eder. Kaleden biraz manzara izledik, daha sonra Halep Çarşısı’na doğru yola çıktık. Bu arada benim tuvalete gitmem gerekti. Kalenin önündeki meydanda sıralanmış kafelerden birine girip “Selamınaleyküm. Tuvalet?” dedim, gösterdiler. Çıkarken de “Şükraaan şükran” diyerek çıktım. Arapçamı da böylece konuşturmuş oldum sevgili okurlar.
Kaleden sonra Halep Çarşısı’na geldik. Halep Çarşısı’nın sokaklarının uzunluğunun 10 km.den uzun olduğu söyleniyor. Hamidiye Çarşısı daha görkemli, ama Halep Çarşısı daha sıcak geldi bana. Burada peşimizi bırakmayan bir değnekçi-rehberle gezdik çarşıyı. Burada fiyatlar daha uygundu, pazarlığı bu arada %50’den açın, %10’la bitiriyorsunuz genelde. Ben bir mercan kolye ile bir de taşlı filan bir yüzük aldım. Annemin pazarlık gücü karşısında satıcı adamcağız en son kendi kendine söyleniyordu, biz küfürleri yediğimizden eminiz:) Birkaç tane de fular aldık, ekipte hediye alınacaklara da hem zevk, hem de İngilizce açısından yardımcı olarak alışverişin tadını aldım. Tabii benim “sevilebilirlik” felsefesiyle yaptığım pazarlık annemin “para bende ne istersem onu alırım” felsefesiyle yaptığı pazarlığa yenik düştü, annemin taktikleri her zaman daha çok işe yaradı. Sonrasında turumuz bitti, bizim değnekçi-rehbere 10 TL verdim, “abla bu neee? Bu kurtarmaz” dedi. “Ne kurtarmazı maliyeti mi var ki yaptığın işin, ben sana para sözü vermedim ki” diyerek susturdum elemanı. Bu arada bu bozuldu gitti, babam da yazık anlamadı olan biteni, hala “hoşçakaaaaaaalll” diyordu çocuğa ehehe. Yazınca çok ırkçı görünüyor yaptığım, ama “abla bana gelişi zaten 10 kaat” kıvamına gelmiştik altını çizeyim.
Sonrasında Halep’in sokaklarında otobüsle turlayarak Türkiye’ye geri dönüş yoluna geçtik. Bu arada Suriye trafiği inanılmaz, hani Ankara sabah trafiğini, sabah 09.00 itibarıyle Bakanlıklar önünü 5’le filan çarpın, öyle bir trafik var her daim. Arabalar inanılmaz yakın geçiyor, yayalara zaten yol verilmiyor. Hal böyle olunca yaya olarak gezinmek biraz zordu. Roma trafiğini görmüş bir bünye olarak Suriye’de tırstım diyebilirim.
Sonrasında yolda yine kebap yiyip İskenderun’a geri döndük. Burada ben hızla çantalarımı toparlayıp ertesi sabah işe gelmek üzere Ankara otobüsüne bindim. Sabah Halep’ten aldığımız inanılmaz tatlılar ve Hatay’dan aldığım kirece yatırılmış kabak tatlısıyla ofise geldiğim için oldukça sıcak karşılandım, zaten hepsi yaklaşık 1 saat içinde tükendi:) Bir Suriye gezimiz de böylece bitmiş oldu. Fahir’in deyimiyle “et yidikh”.
Yazının başında “birkaç cümle yazayım” derken sayfalar doldurmuşum, haliyle diğer konular sonraki postlara kaldı. Stay tuned bebeler.