20 Mayıs 2009 Çarşamba

beni bu güzel havalar mahvetti

Baharı göremeden yaz geldi a dostlar!! Dışarısı 28-30 derece, akşam 9’da bile üstümüzde tişörtle oturabildiğimiz günler geldi aniden. Ve fakat daha yeni mavi montumu bile giyemedim, baharı atladık da yaza zıpladık, pek fena oldu mayıs’ın ortasında bu havalar.. pazar günü de pişti sezonunu açtık, duymayan kalmasın, evet evet, bildiğimiz pişti ayol! Hem de böyle hırslar yaparak oynadık, king’e mecalimiz kalmadı diyim anlayın siz nasıl bir hava hakim, nasıl bir kebap yapmaca isteği var bünyelerde. Çoook fena tatilim geldi, hem de en denizlisinden üüüf üf.. neyse.. pasajlarda ucuz kitap, ucuz giysi aramayı da özledim, iş hayatı yetti mi ne? Leonard Cohen biletleri de hayvannnnnn gibi pahalı, çıkmazdayım ve bunalımdayım pek tabii.

Ama geçenlerde biri bana beni “inanılmaz” bulduğunu söyledi, mutlu muyum ne!

10 Mayıs 2009 Pazar

modern türkiye

proje müdürümüz anlattı geçenlerde, amerika'dan bizim uçağı yapan şirketten bir grup gelmiş geçen sene analiz yapmak için. adamları gezdirirken bir tanesi "woooouv (amerikan nidası) ankara ne kadar modern bir şehir." demiş, bizimkiler de "allah allah nereden çıktı?" demişler, ankara'nın modern olmamasından değil de, hani bir anda nereden aklına esti be adam şeklinde.

adam da "baksanıza her yerde starbucks var." demiş.

fıkra gibi değil mi sevgili blog-takip-edicisi?

amerikan mantığı apayrı. dünya neden böyle bir yer daha rahat anlayabiliyor insan bazen.

süper babaanne reloaded

bugün anneler günü malum, sabah babaannemi aradık kutlamak içün. annemle konuştular ilk, nasılsın napıyorsun muhabbetlerinde şöyle buyurmuş kendisi:

"yavrum her işimi hallettim, para olunca her şey kolay. napolyon bile ne demiş? 'para, para, para' demiş. yaaa."

ahahaha, evet bunları söyleyen aşağıda resmini gördüğünüz 87 yaşındaki babaanne. hahayt. çok yaşa kuzum e mi?

yasemin mori


Ne zamandır aklımdaydı aslında yasemin mori kızımız hakkında bir yazı yazmak (“aslında bir konu var” diyip şarkısıyla da gönderme yaparım oley). Barcelona’dan yeni döndüğüm günlerdi, 2 hafta boyunca (massive attack konserine kadar ehe) “olm nereye döndüm ben”, “manyak mıyım niye döndüm” derken (barcelona’dan ankara’ya sevgili okur, boru diil yani) televizyonda değişik bir klip dönmekteydi, minik bir kız “aslında bir konu var” diyip şarkının sonlarına doğru da kreşendolara atıyordu kendini. Neyse ben bir iki baktım, o aralar bunalımda olduğumdan çok da yüz vermedim (yaseminciğimin de çok umrundaydı). Sonra masstival görüntülerinde izledim kendisini sanırım, ayyy çok heyecanlı, çok sıcak diye düşünmüştüm. Sonbahar gibi aslı albümünü aldı, arabada bir-iki şarkı dinledik, aa güzel ya aslında diye düşünüp ben de aldım albümü. Ve efendiiiiim 2008’in en beğendiğim albümlerinden biri varmış meğersem tam da orada. Her sabah “arjantin”e uyanır oldum, “kuzgun” dinlemeden evden çıkmaz, “bırak bu rock’n’roll”u demeden gün geçirmez oldum. Sonra yine bir İstanbul turunda emek kafe’de kahvaltı yapmak üzere arka masamıza geldi, bizim yanımızda da cd’si vardı, tabii ki büyükelçi olarak ben gidip cd’yi imzalattım (cd irem’de o ayrı). Çok şeker şirin bir insandı, ben masalarına doğru “merhabaaaa” diye yaklaşırken korku dolu bir “merhaba?” çaktı, sonra elimde cd’yi görünce “Aaaa” dedi sevindi ehehe kendi kalemiyle imzaladı hatta. Ben de yaa şöyle beğendik böyle beğendik gibi saçmaladım her zamanki gibi.. Giderken de bize hoşçakalıııın dedi, ben de tam hesap ödemek üzere kredi kartımı çıkarmış olduğumdan, elimde kredi kartım “Görüşürüüüüz” diye el salladım (kapitalizm rulez). Daha da kendisini görmedim, dün akşam da konseri vardı, evde uyumak çok tatlı geldi, ondan gidemedim ama en kısa zamanda mümkünse yazlık elbiselerle canlı canlı dinlemek lazım morimizi. Hala dinlemeyen varsa hemen yönlendireyim sizi bir lastfm, bir de myspace’e, beğenin alın. Bu arada lastfm paralı olmuş, yine depresyondayım.

http://www.myspace.com/yasemori

http://www.lastfm.com.tr/music/Yasemin+Mori

p.s. en sevdiğim resmini koyuyorum ahanda, elbise şahane yeaaa..

hıdrellez

Eskişehir’de lojmanda oturduğumuz günlere dair en belirgin anıların başrol oyuncuları, hıdrellez akşamları annemle babamın güzelleştirme çabaları sonucu bir nebze olsun bahçeye benzemiş bahçemize inip gül ağacına astığımız kırmızı kesecikler ve ağacın dibine oradan bulduğumuz bir dal yardımıyla çizdiğimiz dileklerdi. O zamanki dileklerim şöyleydi, “güzel bir evimiz olsun”, “güzel bir okulu kazanayım”, bir de sağlıklı olalım diye sağlığın s’sini çiziyordum sanırım.. Sonra o kesecikleri gül ağacından alırdı annem, cüzdanımızda taşırdık ta ki bir sonraki seneye kadar.

Ankara’ya geldiğimden beri hıdrellez etkinliği yapmıyormuşum galiba. Eda’yla geçen konuşurken Eda dedi hıdrellezde naapsak diye. Aaa dedim bizim evde kesecikler var, ben getiriyim, yaparız bi model dedim. Pazartesi gece eve gittim, kesecik arıyorum, başka zaman her yerde yüz tane olan kesecikler tabii ki ortada yoktu ben aradığım için. Neyse güç bela bir tane kırmızı buldum benim bozuk paraların arasında. Annem de odasından bir tane “punk” kesecik getirdi, yeşilli beyazlı kareli, ehehe. Bir tane de yedek gri bulduk, onları aldım gittim Salı akşamı Eda’ya. Bu arada nasıl yağmur yağıyor anlatamam, arabayı park ederken, küçük bir gölün içinden çıktım resmen. Neyse koşarak Eda’ya gittim, zaten daha dileklerimi hazırlamamışım, eheuh, çay, beyaz leblebi ve minik eti cin’ler eşliğinde kocaman bir kağıda (pembe) dileklerimi yazdım, çizdim. Eskiden daha paganvari bir şekilde resimlerle anlatırken, bu seneki dileklerimi “Hızır Baba’ya mektup” konseptinde oldu. Zira, her çizdiğim resmin yanına açıklamalarını yazdım, kişileri tanıttım, sonra nasıl çizeceğimi bilemediğim soyut kavramları da kağıdın kenarlarına yazdım; sağlık, mutluluk gibi...Aaaaa aşk yazmamışım şimdi farkettim, ama kalpler çizdim sayılır mı? Kimseyi unutmadım, gitmek istediğim yerleri, konserleri bile yazdım, inanılmaz çizimlerimle dileklerimi çizdim, doldurdum kağıdı. Ehehe.. Akabinde bizim keseciklerle kağıtları koymamız gereken bir büyük keseye ihtiyacımız oldu tabii, nasıl asıcaz kağıtları? Neyse Eda’nın lambası bozuk, ışık olmayan odasındaki dolaptan, el feneri işlevi de gören bir çakmak sayesinde, eskiden bir çiçeğin süsü olan mor file bir süs kağıdı bulduk, ben tamam tamam bu olur, hem de file, asılır çok güzel diye Eda’yı gaza getirdim ehuehue.. sonra aldık bundan iki parça kestik, içine dileklerimizin olduğu kağıtla keseciklerimizi koyduk, lastikle de bağladık. Bu arada yağmur da biraz yavaşlamıştı, hadi inelim dedik. Eda’nın apartmanının önündeki gül ağaçlarını gözümüze kestirdik, her yer karanlık ama el feneri işlevi gören çakmak tabii ki yanımızda. Bu arada tam “mission hıdrellez” modundayız, ikimizin de kafada kapşonlar, Eda’nın elinde el feneri, bir yandan da “kapıcının evinin önündeyiz şşştt” yapıyor, ben de çok ciddiyim “tamam” diyorum ahaha.. neyse gül ağacına ulaştık ki, zaten bizden önce davranıp kağıtları lastikle tutturanlar var ağaca. Oooh biz de yaparız ki diyip, bizim mor file kitsch keseleri ağacın dibine bıraktık, çok mu göze çarpıyo diye biraz sote bir yere bile ittirdik. Bu arada diğer gül ağacına birisi çorap asmış, kırmızılı siyahlı ahahaha, evet bildiğiniz eski çoraba koymuş dilekleri asmış ağaca, kesin olur valla tebrik ediyorum. Neyse hıdrellez mission’ımızın son ayağı olan keseleri toprağa gömme işini de Eda sabah yapmış, deniz olmadığından dileklerimizi denize atamadık, artık toprak altındaki solucanlar işimizi görür dedik. Seneye kadar tüm dileklerim olursa hızır babaya kocaman kırmızı keselerle dönücem. Bu da sözüm olsun gayrı.

İstanbul’daki ahırkapı hıdrellez şenliklerinin bol renkli fotoğrafları için: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalGaleriHaber&ArticleID=934626&PAGE=1&Date=08.05.2009&CategoryID=77

4 Mayıs 2009 Pazartesi

dance me to the end of love.


son bir konser izleyeceksin, kimi istersin deseler, tom waits'le birinciliği kapmak için yarışır l.cohen. ha bu birinciliği kapmak için ikisinin de kılını kıpırdatmaması pek muhtemel, ama olsun ben kendimi kandırayım yine de. her neyse, geçenlerde leonard amcanın konser programına bakıp, ulan eylül'de barselona'da yakalasam mı, ayağımıza (acaba?) kadar geliyor, gidemezsem? deyu hayıflanıyordum. geçen sene 5-6 ağustos tarihli asparagas konser haberinden sonra, bu sene yine aynı tarihlerde istanbul'a geleceği söyleniyor leonard cohen'in. şimdiiiiiiii, dün bu haberi duyduktan sonra bi yarım saat "ulan kimi arasam?" diye dolandım evin içinde, zira pazar sabahı 11'de etrafımdaki kimse l.cohen konser haberine benim kadar sevinemez sanırsam. sonra 12'ye kadar bekleyip özgür'ü aradım. lavuğun bu durumdan haberi varmış zaten, "ama ben duydum ve hemen unuttum" gibi bi açıklama yaptı bana da ehehe.. sonra ben de "yaaa ama ben inanmıyorum, ispanya turunu kesip gelmesi lazım, sonra da geri ispanya'ya dönecek, pek mantıklı gelmiyi" desem de, özgür de "yeaaa yapıyorlar öyle şeyler, belli olmaz" dedi, verdi gazı. bakalım.


neyse ben bu olayı pek düşünmemeye çalışıyorum, sadece takvimden verilen tarihlere bakıp hemen yolculuk planı yaptım kendime o kadar. zaten yol arkadaşım genelde leonard cohen olduğundan kelli artı bi efor sarfetmeme gerek kalmadı, şimdilik tur takvimine bakıp duracağım, bir de sahne önü bileti alsam mı'nın analizini yapacağım kafamda biletler çıkana kadar. aklımı oynatırsam şaşmayın, sevinçtendir.

3 Mayıs 2009 Pazar

manik

delirecek gibi olduğumda kendime kızıyorum en başta. "ulan herkes yanında, tüm sevdiklerin bir telefon uzağında, hepsi huyunu bilir suyunu bilir, titre ve kendine gel denyocan." diyor içimdeki küçük, hayatı sallamayan, beni -özellikle depresif hallerimi- sık sık kınayan melike. böyle manik yapıyor beni. oh be diyorum, ha şöyle aslanım diyorum. ama yine de ara sıra mala bağlamaktan kendimi alamıyorum.

bu blog hiç böyle yazı görmezdi, du bakalım.

depresif

"resimler çizdin karakalem, laf ettiler çala kalem
kitaplar okundu, sen bendim, ben sen
engeller dahil koşuya
gerisi bahane, sessizlik dahil sohbete
az şey değil bu, vurulmak cephelerde.

gideceğiz günün birinde
gözün kulağın oldum bu süre içinde
aynan oldum, sen bendim, ben sen
bakıyoruz şimdi hesaplara.
kurallar bahane, beklemek dahil acıya

kral öldü, şehir düştü eğlenin doya doya.
o ufak çocuğuz hala, kendi krallığında hükmeden.
sen büyüdüm sandın yalnızca, beyaz eşyalarınla yanyana.

sen varolmak isteyen o kızsın hala.
kariyerler, bariyerler arasında
sen varolmak isteyen o kızsın hala
seçimlerin, geçimlerin arasında.

kral öldü, şehir düştü eğlenin doya doya.

o ufak çocuğuz hala, kendi krallığında hükmeden.
sen büyüdüm sandın yalnızca, beyaz eşyalarınla yanyana.
o ufak çocuğuz hala, kendi krallığında hükmeden
sen büyüdüm sandın yalnızca
gündemler ortasında, insanlarla yanyana.

kral öldü, şehir düştü

düştü, düştü – uyan."

22 Ocak 2009 Perşembe

super babaanne


herkesin ailesi kendine gore komiktir. bi dusununce zilyon tane sacmasapan an yakalanir aile gecmisinden, kahkahalarla gulunebilecek. benim ailem de cilgin komik degildir, kendilerine has bir havalari vardir yine de. yani soyle surekli gulen eglenen "koy gotune haciiiiiiiii" diyen bir aile degildir, bizimkisi daha cok durum komedisi. yani annemin ben amerika'ya giderken o cilgin gumruk kontrolu falan esnasinda evi arayamamam uzerine, seyahat acentasindan chicago havaalaninin telefonunu istemesi, onune sozluk cekip havaalanini(ya da iste seyahat acentasi nerenin telefonunu verdiyse, orayi-zira ben pek inanmiyorum verdiklerinin cidden chicago havaalaninin numarasi olduguna) aramasi, tabii kimseye ulasamamasi, ya da yine ben amerika'dayken ve gideli neredeyse 2 ay olmusken gecenin korunde beni arayip "gelirken ekmek al" demesi, ve benim "anne ben amerika'dayim" diye hatirlatmam uzerine "aaa unutmusum" demesi (evin tek cocuguyum, ve bilenler bilir annem gunde 20 defa falan arar beni) hep durum komedisi halimizden. ama benim su gunlerdeki favorim babaannem. kendisi 86 yasinda dinine cok bagli bir atom karinca. sabah ezaninda firlar, aksam yemegine de zor gelir eve, dag bayir dolasir, inanilmaz bir isletmedir, dunyanin en uretken insanlarindandir. asik suratli olmasa da pek gulmez, genelde biz onu kucagimiza falan aliriz (45 kilo evet) da oyle guldururuz. ha buraya konu olmasinin sebebi gecen ramazan'da beni dumurlara ugratan lafi. ramazan'da telefonda konusuyoruz kendisiyle, "yavrum orucum ya hic tadim tuzum yok" dedi halini hatrini sordugumda, ben de "ee babaanne o zaman tutma sen de" dedim, o da klasik "ya iste simdi tutayim belki seneye tutamam" bahanesini salladi, sonra da "neyse canim, belki (belki sayin okur, dikkatini cekerim) gelecekte faydasi olur, gorecegiz bakalim siz mi kazanacaksiniz ben mi" dedi. ahahahaha.. babaannem agnostikmis, yeni ogrendim! onceki cumlede de "siz" dedigi muhtemelen, oruc tutmayan kitle olan babam ve ben. evet insan her an dumurlara ugrayabiliyor, hem de saatlerce mesafe otedeki babannesinin tek lafiyla bile.

gelelim neden bu yaziyi aile fertlerine dayandirdigima. hepinizin bildigi gibi obama dun yeminini etti, resmen abd baskani oldu. "hayir mi ser mi bilmem ama, atesteyim ben ateste." neyse degisimdi, beyonceydi bruce springsteendi derken, beni gicik eden kare kucuk kizi sasha'nin basparmagiyla babasina "super" hareketi cakmasiydi. ulan ben 6 yasimdan beri babamla oyle iletisim kuruyorum be kucuk sasha geri bas! cidden pederle bizim konusmalari kimse anlayamaz kolay kolay, konunun sadece basligini soyleriz, nasil olsa herkesin yorumu kendine. kendisi beni "kontrgerilla" tarziyla yetistirdigi icin (bkz: eskisehir'de kar) tum argo kelimeleri ondan ogrendim. o da benden cok sey ogrendi ki gecen gece iyi geceler yerine "hadi ben kacar" dedi. ahaha. kisacasi biz obama'ya basparmagimizla onay vermedikten sonra ne yazaaaar peh..

aile dumurlari ilginctir. onlar olmadan da yasanmiyor be azizim. "two thumbs up!"

hadi yine iyisin sasha.

21 Ocak 2009 Çarşamba

moron diyaloglar


behic ak'in "ayrilik" isimli oyununda 4 senelik bir iliskiden sonra ayrilmis olan cift, 1 sene 13 gun sonra bir araya gelirler, ve aralarinda yaklasik 1 saatlik bir diyalog gecer. her "eski sevgiliyle arkadas kalmak" hatasina dusen zavallinin anlayacagi gibi, gecen diyalog son derece "moron"dur. moron diyalog nedir biraz acalim, valla balta buldu bu terimi. ya da ben ilk ondan duydum. gereksiz, zorla yapilan diyaloglar moron diyaloglardir. eski sevgiliyle arkadas kalma cabasi harcandigi surece yapilan tum diyaloglar neredeyse morondur. siz ona "ee haci manita var mi? benden cok mu seviyorsun?" diye sormak isterken, "adab-i muaseret" kurallari icinde sorabileceginiz soru "ee daha daha nasilsin?" olur. ulan asil hayati nasil gidiyor, bok icinde yuzuyor mu, yoksa bu ayrilik ona yaradi mi diye sormak isterken, "ben de iyiyim iste yeaaaa" tadinda aciklamalar yaparken bulursunuz kendinizi. oyunda da iki taraf da "ben de iyiyim, superim, mukemmelim, fevkaladeyim." demektedir alenen. ahaha. iste moron diyalog budur. gereksizdir, adi ustunde morondur. kacila.

tabii "insan sosyal bir hayvandir." (lisedeki edebiyat hocamiz saki'ye sonsuz tesekkurlerimizle), mecburen istemedigimiz insanlarla gorusuyoruz, konusuyoruz, istemedigimiz zamanlarda istemedigimiz yerlerde bulunmak durumunda kaliyoruz. ben bunu reddetmek istiyorum. "insan sosyal bir varlik olmamali" son donemlerdeki mottom. tabii bu bi paradoks oluyor su andaki sartlari dusununce. insan sosyal bir varlik olmazsa ben niye bu blogu yazayim ki, hem de genellikle ikinci cogul sahis icin (yani sizler sevgili okur kitlem=))) ama yine de insan istedigi zamanlarda vazgecmeli sosyal olmaktan. kimse kimseyi bi yerde bazilariyla bulunmasi icin zorlamamali. yemin ediyorum mutlulugumuz artacak, soz veriyorum yahu. moron diyaloglara ne gerek var, herkes farkinda olsun bazen konusmayinca daha rahat edecegimizin. "whereof one cannot speak, thereof one must be silent." demis wittgenstein amca, ofz'me selam ediyorum buradan.

konuyla alakali olarak, 14 ocak aksami nefes'te replikas konserine gittik. bi arkadasimizin hiç de hazzetmediğimiz eski kiz arkadasini gormus bulunduk..gormemezlige geldik, ama hatun tam bir femme fatale seklinde yanimiza gelip selam verince biz de moron diyaloglara imzamizi attik tabii yuzsuzce. tabii ki yas 12 degildi, "sen benim arkadasima neler yaptin, ben de seninle gonusmuyom iste hih" diye arkamizi donemezdik (-nedenki? -toplum toplum. -haaa.), "mecburen" iki cift laf ettik hicbir sey olmamiscasina. iste o an balta'dan "moron diyaloglar" kelimelerini duydum. anam o vakit konser degisti benim icin. oooh kurtlarimi bi doktum bi doktum. ehehe. yok yok replikas sahane bizimki bahane, yeni album hepsinden ote. zerre hemen dinlene. moron diyaloglar cope atila, kimse kimseden bir sey beklemeye, herkes maskelerini dusure. acil.

arno hintjens - belçika'nın tom waits'i


2007 yazinda pinar'la beraber belcika'nin kucuk ama guzel festivallerinden cactus festival'deyiz. ilk aksam gotan project cikiyor, arkasindan da arno adinda belcikali bir muzisyen. biz de son trene yetisip pinar'in sicak yuvasinda uyumak ugruna, gotan project biter bitmez kacacagiz planiyla gidiyoruz festivale. bu arada en onde yerimizi kapmisiz, uyuz belcikler arasinda piti piti dansediyoruz. hemen arkamizda duran bir belcikali kadinla sohbet etmeye basliyoruz, iki cocugu var yaslari 5-6. arno'ya kalmayacagimizi soyluyoruz, o da "aa neden kalmiyorsunuz? arno sahanedir." falan tadinda konusmalar yapiyor. "emmeaaaaan arno kim yeaaa?" diye gent'e donuyoruz. basiretimizin net bir sekilde baglandigi anlardan bir tanesi yine.

sonraaaaa, roll dergisinin gecen sayilarindan birinde (sanirim agustos 2008) arno'dan "belcika'nın tom waits'i" diye bahsedilince ben kafami taslara vuruyorum. ve gercekten belcika'nin tom waits'iymis efendim, biz daha cok bir tarkan muamelesi yapmistik, buradan ozur diliyorum arno hintjens'ten. bir serge gainsbourg havasi da sezmedik degil, allahim sigara sesli muzisyenler tanrisi carpacak vallahi beni. "binlerce ozur" (kafabindunya sarkisidir ayni zamanda).

aman peder elini ayagini opeyim, hemen arno dinleyeyim de affet beni. amen.

http://www.arnohintjens.be

p.s. pinisim belciklerin de guzel seyler yapabilecegine inanamiyor insan di mi=)

20 temmuz 2009 deep purple istanbul konseri

eveeeeeet! geliyorlar valla da geliyorlar yine yeni yeniden geliyorlar. 2o temmuz'da deep purple turkcell kurucesme arena'da! o vakit nacizane bir animi anlataaayim hemen:

tarih 23 temmuz 2005. o vakit istanbul'da fink atan afacan stajyerleriz, ve paramiz yok, deep purple konseri yalan. lakin surekli 5 kisi ve fazlasi oldugumuzdan, mutemadiyen taksideyiz. neyse yine taksideyiz 23 temmuz aksamustusu, muhtemel kadro: ben, berkin, irem, yasin (irem'in kuzeni) ve asli. berkin onde yine taksici amcayla muhabbette, trafik acaip tikanmis durumda, biz de "allah allah niye boyle yaaa" falan diye soyleniyoruz, taksiciden "deep purple konseri var ya ondan" diye bi yorum geliyor, biz dumurlardayiz tabii. sonrasinda berkin de "dinliyo musun abi?" diyor, adam da "tabii canim, ben de gidecektim de calisiyorum diye gidemedim, kizi gonderdim." diyor ve hemen teybe led zeppelin koyuyor. ehehe. amca babamlarin jenerasyonundan ama. selam ediyoruz kendisine. neyse, 4 sene sonra yine geliyorlar, artik mutlaka gidilecek, zira adamlari belki de son gorusumuz olabilir. hadi o zaman barabar barabar hep barabar "perfect strangers".

blog canlandirma denemeleri episode 1


aman yaleppi, tam 1 sene 1 ay olmus bloguma yazmayali. vuuuuu. bu ne yuzsuzluk ne sorumsuzluk. hadi temmuza kadar anladik melike hanim, yeni evdi, okuldu falan derken vakit ayiramadin, onun yerine paso dizi izleyip durdun, lakin temmuzdan sonrasini kabul etmiyoruz i-ih. hatta bugun bile yapmaya usenirdim de, ne zamanki son gorusmede "blogunuz var mi?" sorusuna, "ehi evet var." dedim, ve akabinde gelen "adresi aliyim?" sorusunu da "yaaaa ama yani benimki daha cok gunluk gibi" diye gecistirdim; o an anladim, benden adam olmaz. hehe. kisacasi blogu guncellemeye karar verdim, hatta gaza gelip bir de ingilizce blog konduruvereyim dedim daha ciddi olur, ingilizce geyik yapmam, uluslararasi platformda cok ciddi bir insanimdir (lan?).

haydi o zaman kisaca bir catch-up. temmuz'da donuldu barselona'dan. iki uc gorusmeye gidildi, ellerde patlatildi, donuldu. olabilecek pozisyonlar donduruldu, ilanlar kaldirildi, gorusmelerde gereksiz heyecan yapildi, basiretler baglandi. sifira sifir diycem ve anti klise timini karsimda gorucem diye cok korkuyorum, ama aynen oyle durumum. ha bu durum benim ozguvenimi biraz koreltmek disinda pek koymuyor, napalim diyip geciyorum, turk olma durumu pek incelenesi bir seymis a dostlar. "kader..." aha.

bu arada beni istanbul'da misafir edenlere, surekli is ilanlari yollayip moral verenlere, gezdiren gordurenlere, sanat camiasina cekenlere sonsuz tesekkurlerimi sunuyoooor, 2009 blog sezonunu aciyorum. haydin gari.