11 Ekim 2011 Salı

murphy

ah murphy, canımın içi - beni bu kadar sevmesen diyorum sometimes.. canımın içi dediğimden mi seviyorsun beni acaba? öyleyse demem bir daha...

bugün baktım işler sakin, hava güzel, hadi dedim sonbaharı taçlandırayım, öğle arasında bir bahçeli'ye yürüyeyim.. dönüşte en son dolu yağıyordu öyle söyleyeyim! yağmuru filan geçtim, dolu ya! tepeme tepeme... fiuyt neyse sıçana dönmeden geldim şemsiyem sayesinde allahtan:)

o diil de, cumartesi midnight in paris'e gittim sonunda. çooook beğendim ben, paris'im geldi:) ehe. şaka la şaka ne paris'i, zeytinim yok yemeye (tak tak! - boğaza vurma efekti..) ama paris güzel şehir o ayrı. şimdi the future düşsün de izleyelim diyorum, bir de gelecek uzun sürer evet.

neyse akşam bu yağmura karşı, ıhlamurum elimde bir big bang theory izleyeyim şöyle yata yata.. dün ahmet altan'ın en uzun gece'sini bitirdim, şu bölümü de okuyayım, ay çok heyecanlı, bir de şunu okuyayım yatacağım diye diye.. hal böyle olunca sabah da kalkamadım, kalktım da hazırlanamadım veeee yine işe geç kaldım ama çok bir etkisi olmadı bu hadisenin:) kiki naysss.

öpersle!

2 Ekim 2011 Pazar

another to do list

selam dostlar! ankara'da bile yapacak yüz tane şeyin bulunduğu bu güzel pazar gününde, ben hastayım, ıhlamurum, ilacım (ki abd'de yasaklandığına dair haberi az önce iletti validem) ve cnbc-e ile evde oturuyorum. yarın işe gidecek olmanın verdiği tarifsiz mutsuzluk ile baş etmeye çalışıyorum. yapacak da çok şeyim vardı halbuki. anyway.

bir zamanlar anadolu'da, midnight in paris, gelecek uzun sürer - yakında izlemek istediğim 3 film..

don juan'ın seçimi ekim ayında izlenecek vuhu! ah ve keşke önümüzdeki hafta canımız miranda july'ın "the future" ını da izleyebilseydim, ben acaba falan derken biletler bitmiş pek tabii! neyse bir şekilde izlenecek. bienal nasıl acaba - bir an önce görülesi...

bu arada cermodern'de de bir şeyler oluyor sanırım, ama ben bu aralar yine bünye burda aklım orda takılmaktan çok da kendimi veremiyorum ortamlara, aşılacak..

yine yollar var yakındaaaaaaaa oleeeeyyyy..

neyse big bang theory başladı, yo me voy adios çikos!


8 Eylül 2011 Perşembe

durumsal

melaba sevgili blogsever. son gelişmelerden seni haberdar edeyim istedim.

ankara'ya dönüşümle beraber, uzun süredir muallakta olan durum biraz olsun çözüme kavuştu. salı günü eski işime geri dönüyorum. bu süreçte tabii beklentilerimin çuvalladığı anlar oldu, kafamdakilerin karşıdakilerin kafasındakilerle uyuşmadığı zamanlar.. ama olsun, her şey yoluna girecek eninde sonunda. son dönemde her şeyden söylenmekten sıkıldım çünkü. cidden.

dünü cenker'le milat ilan etmiştik, artık hiçbir şeye söylenmeyecektim, ama bu sözümü bu sabah tutamadım, ilk günden çuvalladım:)) ondan mümkünse yarını milat ilan etmek istiyorum (bugün biraz daha söyleneyim:p). evet artık pek bir şeye söylenmeme kararı aldım kendi kendime. söylenmek, yüksek beklentiler, vs. hiçbir şey getirmiyormuş bunu gördüm.

beklentilerin ne kadar düşükse o kadar mutlu oluyorsun. tatmin dediğin şey, zaten senin beklentilerinin karşılanmasıyla ilgili. eh beklentilerin ne kadar düşükse, tatminin o kadar yüksek oluyor. haliyle "great expectations" yerine, accık daha düşük beklentilerle hayata bakarsak daha mutlu olabiliring gibi:))

ben de bu yolu seçiciiiimdiiiir bundan sonra.. düşük beklentiler, yüksek tatmin, az hayalkırıklığı:))

sevgilersssss..


14 Ağustos 2011 Pazar

yollara düşsem

hızımı alamadım, biraz da önümüzdeki dönem yapmak istediklerimi yazayım da, muhahaha nasıl da patlamış la diyip güleyim istedim. kendime performans değerlendirme sistemi mi kursam acaba? yapabildiklerime bişi, yapamadıklarıma bişi atarım. böyle olabilir ya, küsel de olur valla. nays.

şimdiiii listemde öncelikli olarak görmek istediğim yerlere göz atarsak:

1. bozcaada - pffff oha artık senelerdir söyleyip söyleyip gidemediğim yer. bir mit oldu adeta gözümde. neyse, en kısa zamanda görülecek.
2. doğu karadeniz: ivit.
3. eskişehir'e ne zamandııır gezmeye gitmiyordum, bunu eylül-ekim'de yapazaaaam zaar.

yurtdışı için de londra eh artık görüle di mi? para lazım zaman lazım gidilecek insan lazım:))

öperim ciğerim.

Herkesin hayatta bir B pilavı olmalı.

merhabalayın. böyle de büyük ev ablukada'nın e-mailleri tadında girişler yapıyorum, özentilikten değil tamamen içten gelen nidalardır bunlar, bilginize sayın blogseverz. thx ltf t$k bye.

aha şaka la şaka, ne bye'ı. işsizim güçsüzüm bir de blog yazmazsam iyice kafayı yerim. hah. ondan ben yazayım, sen de okursan oku, okumazsan boşver gitsin. oh yeah.

iş meselesi eylül'e kaldı. asabım bozuldu ama bir yandan da aman napiyim dedim. ve hakikaten de yapabileceğim bir şey yok. direk saldım çayıra takılıyorum, amaaaan hıh. a la fifi yani. böyle de dediğime bakmayın, haftaya şöyle bir yoklayacağım ortamları. gayet lacileri çekip işe gider gibi yapacağım. ha yani gideceğim ama para almayacağım. nasıl? son 6 aydaki ekonomik gidişatıma da bu yakışırdı zaten evet. azıcık asabım bozuldu ammaaaaa, nabalım. hayırlısı diyelim, böyle diye diye zaten tek kuruşum kalmadı, arabayı sattık falan ahahaha BAYA iyi, baya.

enivey, güzel şeyler yapayım dedim. artık madem angara'da yerleşik bir hayat süreceğim, haydin biraz hobi edineyim, olanlara yöneleyim bari dedim. flamenko kurslarına baktım, birisindeki eğitmenin hayat hikayesine ulaştım, kendisi hollanda'da yaşarken eşinden boşanıp türkiye'ye gelüüüür, sonra ankara'da nasıl para kazansam derken flamenko dersleri vermeye karar verir. hal böyle olunca ben de biraz çekindim açıkçası, ulan ne ayak - öylesine verilen flamenkodan hayır mı gelir, o ancak "ben bilemenko" (y.ö. - bilmeyenler sorsun napam) olur dedim. dedim dediysem, şu anda da üstünde bulunduğum kanepeden dedim - yanlış anlaşılmasın. üff bilemedim sevgili blogçuuuum, napsam? bi gidip görsem mi yine de? iki el hareketi öğretir belki yea olmaz mı.. neyse ya da ispanyolcamı hızla unutmama bir son verip ispanyolca kursuna gideceğim tekrardan. ivit. bunlar yapılacak. dalışa da dönülebilir, o da cici. bir şeyler yapmak lazım. yoğsaaaaaa bu işler yalan işler, arada kafa kaçmalı ki kendimize gelelim. he ya. tabi bunlar için önce işe girmem lazım. ehi mehi. küçük ayrıntılar yea, kafa yorma sen bebişim. muah.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

dönüş

merhabalayın. yarın gece ankara'ya temelli dönüşümü yapıyorum. değişik hisler içersindeyim, şöyle ki:

şu anda ağır basan duygum yenilgi duygusu. neye yenilgi? valla buraya o kadar çok şey yazabilirim ki. hani istanbul'da tutunamadı falan değil derdim. komple yenilgi şeklinde. yoruldum, sıkıldım, bunaldım, egolar gerdi beni. biraz kendimi tanıma fırsatı da buldum aslında, bu açıdan iyi oldu. hayat uzun bir yolculuk (en azından öyle olmasını umuyoruz), geriye dönüp baktığımda "neyse en azından denedim" diyebileceğim birkaç ay göreceğimi düşünüyorum, ama ilerleyen zamanda. biraz olsun hayata dair isteklerimi anlayabildim. insanın huzurunu pek de bozmaması gerektiğini farkettim. çok sevdiğim bir insanın ünlü sözü vardır: "bazen en iyi ikinciyle yetinmek gerekir." her ne kadar başka bir sevdiğim insan "neden second-best olsun ki?" mottosuyla hareket etse de, ben bazen second-best'in daha iyi olabileceğini gördüm:)

enivey, aslında gayet heyecanlıyım. şöyle ki, sonbahar yaklaşırken her şehir güzelleşir benim gözümde. e bildiğim şehre gidiyorum ki, bu da güzel bir şey. evet, her şeye olumlu bakmak lazım, kötü düşünmek kolay, önemli olan güzeeeeeeel düşünmek:)) mutlu olalım dostlar, sizi seviyorum. uzakta olsak daaaaa, önemli olan gönüllerin bir olmasıdır iviitttt:)




6 Ağustos 2011 Cumartesi

papatya

saçlarımı kısacık kestirdim, fransız modeli. teoman'ın da müziği bıraktığına dair açıklaması da üstüne eklenince, günün şarkısı teoman - papatya: http://fizy.com/#s/1ajgdv

4 Ağustos 2011 Perşembe

kediş

kedişimize yuva bulduk:((( o kadar mutsuzum ki anlatamam.. kuzum o da gideceğini anlamış gibi bugün sessiz sessiz yanımda uyuyup duruyor. ankara'ya götürebilecek olsam götürecektim ama umarım bulduğumuz yuva onu mutlu eder. ağlamaklıyım dostlar, elleşmeyin.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

on the road again

evet, mobil dünyanın önde gelen neferlerinden olarak, şu yazımı ankara - istanbul otobüsünden yazmakta olduğumu belirtmek isterim sevgili melike'nin-bloguna-hemen-bakaydık-diyenler. yeni kararlarım dahilinde (dönüş kararı) bir süredir ankara'daydım. dün en sonunda proje müdürümüzle konuşma fırsatı buldum. neden gittin - neden geliyorsun'lara cevaplar verdim, istanbul'daki çalışma ortamını anlattım, neden alışamadığımı, ne umduğumu ne bulduğumu / bulamadığımı dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım işte. söz vermediklerini, bekleyeceklerini söylediler. ben de bekleme sürecine girdim kısacası. bekleme sürecinin kısa olması en büyük umudum, zira bu yaştan sonra valideden para istemeyi hiiiç ama hiç istemiyorum. hayırlısı diyelim.

evet şimdi kediş sorunumuzu çözmek için apar topar istanbul'a gidiyorum. ha, çok da apar topar değil aslında, yarın gitmeyi planlıyordum ama catherine'in çığlıklarına apartmandan yazılı ihtar gelmesi nedeniyle sabah ani bir kararla eşyalarımı toplayıp istanbul'a gidiyorum (çok çılgın bir durum olduğu sanılmasın, -ah ilk uçakla soluğu istanbul'da aldım gibi bir durum yok, aksine e hadi gideyim burada napıcam diye gidiyorum evet). kedişimize talip var, gözüm tutarsa yarın vericiiim kendisini. bakalım neler olacak.. ondan sonra da haftasonu kızların doğumgünlerini kutlayıp pazartesi bir roadtrip edasında araba kiralayıp eşyaları arabaya atıp ankara'ya geliciiim diye düşünüyorum, hayırlısı.

neyse bu boşluk da iyi oldu azıcık, bol bol kitap okuyorum, gündemi yakından takip ediyorum, angara kafası güzel, umuyorum iyi olur.

öpenzi.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

kararlar

decision theory, decision making, vb. dersler hep ilgimi çeken dersler olmuştur. aldığım sayısız dersten (ki berkeley olsun, upf olsun, hep çılgın prof.lardan aldım bu dersleri) aklımda kalan, insanın rational bir varlık olmadığı, tamamen içgüdüsel kararlar aldığı ve risk-seeking, risk-adverse ya da risk-neutral olmasına göre karar mekanizmasının değiştiği yönündeydi.

şimdiiiiiiiii, bir oğlak kadını olarak sonuna kadar risk-adverse olduğum, olayları hep "ya olmazsa" gözüyle incelediğim, riskten sonuna kadar kaçınma yönünde itinayla çalıştığım aşikardır. böyle olunca ben risk-adverse grubuna giriyorum. ve kendimi attığım maceranın, aldığım riskin sonuna geldim efendim. kendime vakit ayıramamaktan, saçmasapan insanlara dert anlatmaya çalışmaktan, keşmekeşten kaostan accık yoruldum (kısacık bir süre oldu - olsun). bugüne değin olmadığım kadar mutsuz ve yorgun oldum, düşünceli ve bıkkın oldum. haliyle ben istanbul'dan istifa ettim efendim. ruh halim değişti, sürekli mutsuz, sürekli karamsar olmaktan bıktım. tabii pınar'ın deyimiyle tek sample'da bıraktım ama olsun, farklı sample'larda kendimi harcayacak kadar enerjim kalmadı sori. haliyle yıllardır kaçmaya çalışıp bir türlü kaçamadığım ankara'ma geri dönüyorum efendim. akşamları iki satır kitap okuyamamaktan, dünyada ne olup ne bittiğini bilememekten, sürekli bir koşturma halinde olmaktan biraaaz yoruldum ivit. gönlümce seyahat edememekten, paramın havaya uçmasından, iş çıkışımın belli olmamasından yoruldum. haliyle köyüme dönüyorum, mutluyum. işte huzurun en önemli şey olduğunu anlamış bulunuyorum. biraz maliyetli oldu ama olsun, that's life. kısacası 2011'den beklediğim şeyler accık yalan oldu dostlar:) istanbul günlerim bitiyor yakında, ankara'ya dönüyorum. bir taşınma daha olacak yani vuhuuuuu lovely. yine haftasonları gelmeceler devam edecektir stay tuned;)

24 Temmuz 2011 Pazar

bunalım

ailecek bunalımdayız efendim. babamın durumu zaten malum. ben desem yine bunalımdayım odamdan çıkmıyorum. annem ikimiz de bunalımdayız diye bunalımda, kadıncağız yine tüm işi yapıyor biz babamla bunalım takılıyoruz. sabahtan beri tek yaptığım ye, iç, yat(!). evet. bunalımdayız efenim, hayırlı uğurlu olsuuuuun.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

buldum!

buldum! işte istediğim hayatı buldum!

işe trafiksiz bir şekilde modern sabahlar dinleyerek gitmek, güzel-gezmeli bir iş, çıkınca denizi görmek, arkadaşlarımın etrafta olması, akşam evde bizimkilerle yemek, sonra da kitap okumaca... olmaz mı yea? pffffffffff

19 Temmuz 2011 Salı

durumlaaaarrrr

oh be ankara'dayım. huzur, sakinlik, sessizlik, dinginlik, zamanın size kalması gibi kavramlar geri geldi. yehhuuuu. yok anacım, istanbul'u uzaktan sevmeye karar verdim, yine ayda bir gelirim (umarım) amaaaaa yaşamasam daha iyi gibi:) ya da arabam yok ondan mı acaba (bkz. annesinin karnından arabayla doğmuş insan adeta). eniveys, boş gezenin boş kalfasıyım, huzurluyum, kafam rahat. bugün kızılay'da boş boş takıldım, sağa sola baktım, her köşede bir anı hatırladım, özlemişim. radyo odtü'mü dinledim doyasıya, akşam da kavak yelleri izlerim, bir film bile patlatırım belki. hayat bana güzel ayol!

10 Temmuz 2011 Pazar

"life is short" style

herkesin dediği, hayatın kısa olduğu. uykularım kaçıyor artık, öyle de olmuyor, böyle de olmuyor. en sonunda en kötü kararı vereceğim gibi geliyor. artık veri analizinden falan uzak kaldım zaten. elimdekileri bile değerlendiremiyorum. iyice mallaşmışım gibi. pffffff...

8 Temmuz 2011 Cuma

saldım gitti

tamam, kendimi çözdüm. rahat duramayan bir yapım var. sonuna kadar sorgulayan, öyle mi böyle mi demekten şu anı çözemeyen bir yapı bu. güzeeeeel. şöyle dursun kenarda.

buna ek olarak, sevdikleriyle hep bir arada olmak isteyen bir yapı da mevcut. lakin, tüm sevdikleri dünyanın dört bir yanına dağıldığı için hepsiyle birlikte olamıyor. yıllar önce pınar'ın dediği gibi, herkesi bir adaya toplasak, tüm sevdiklerimiz bizimle olsa, yesek içsek gülsek eğlensek. yok anacım, olmuyor. illa bir şeyler sokulacak araya, halbuki insanın tek ihtiyacı gülmek eğlenmek sevmek sevilmek şu hayatta. geriye kalan her şey fasa fisoymuş bunu anladım. ama sistemin ötesine berisine saklanmak gibi bir lüksümüz ne yazık ki yok. aile kurumu olsun, hep sorguladığım "toplum" kavramı olsun, bunu imkansız hale getiriyor. şehir yaşamı insanı mengene gibi sıkıştırırken aslında farkında değiliz bizden neleri götürdüğünün. tamam, yakında olacağız, ama iş işten geçmiş olabilir her an. get ready.

cumartesi çok sevdiğim ve mutlu olmasını istediğim bir insanın hayatında yeni bir başlangıç günü. burayı okuduğunu öğrenmiş bulunuyorum, yine okursa, ona sonsuz mutluluklar diliyorum. vaktiyle kendisini anlayamadığım için (ki kendisinin tam da şu anda benim bulunduğum yaşlarına denk gelir bu dönem) özür diliyorum. Ama insan yaşamadan görmüyormuş, göremiyormuş bunu anladım. Çok mutlu olmasını dilerim, onun da dediği gibi "hayat çok kısa, önemli olan bu arada mutlu olabilmek."

Varsa yoksa sağlık & mutluluk dostlar, gerisi tiri viri.

Severim sizi.

28 Haziran 2011 Salı

umutlu.

mutsuzluktan ölmeden pozitif bir insanı arıyorsunuz, size moral veriyor, sonra bir de üstüne fairground attraction - perfect dinliyorsunuz, bir şeyciğiniz kalmıyor.

4 Haziran 2011 Cumartesi

güneşli cumartesiler

melabalayın. oo yazacak çok şey varmış. öncelikle biraz sevgili günlük tadında başlayalım. cumartesi sabahı 8de uyandım, çamaşırları makineye atarak güne başladım. sonra kahvemi yudumlarken yanında bir şeyler yiyeyim dedim, işte yeni kahvaltı anlayışım, cidden kahve-altı, hatta şimdiki kahve-yanı gibi. ama atalarımızı üzecek şekilde benim içtiğim kahve bildiğimiz sütlü filtre kahve. anneannem görse çok ahını alırdım. neyse.

yaz geldi. bu yaz çok tatile ihtiyacım varmış meğersem ama pek çıkamayacağım gibi gözüküyor. en azından bir adalara gidebilirim belki. bir de dubrovnik hiç fena olmaz aslında, hazır vize derdi falan da yokken. gördüğünüz gibi gözlerim yine hep uzaklarda. fort worth'ü bile özledim.

dün gece uzuuuuun bir aradan sonra (1 aydan fazla bile olabilir) kitap okudum. ece temelkuran'ın hayatın ikinci yarısı'na başladım. kendisini yıllardıııır takip ederim, ilk kez bir kahvaltı sofrasında babamın "bak şu kız çok güzel yazıyor, bence beğenirsin" diyerek elime tutuşturduğu bir yazıyla tanıdım kendisini, yıl 2003 sanırım. o günden beri arada inişleri çıkışları olsa da, hep dünya kadınlarına, dünya insanlarına daha mutlu, daha onurlu bir yol olduğunu gösteren yazıların yazarı oldu benim için. attila ilhan'ın öldüğü gün bir yazı yazmış, dün gözlerim yaşardı okurken ve kitabı kapatıp bilgisayarın başına geçtim. eline diline sağlık demek için iletişim bilgilerine baktım, twitterdan ulaşabilirim kendisine, ama sonra twitter attila ilhan yazısını övmek için çok yavan bir yol gibi geldi, bilgisayarı kapatıp yattım. bir-iki ay önce de vedat özdemiroğlu bir türkan şoray yazısı yazmıştı, okumadıysanız şiddetle tavsiye ederim. iyi ki dünyada güzel insanlar var. türkan ve attila gibi, vedat ve ece de var. güzel şeyler.

istanbul inanılmaz güneşli bir cumartesi'ye uyandı. bense bu güzel havada evde yüzlerce iş yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor olacağım. haftaya dünya başımıza yıkılabilir, biz hala saçmasapan işlerle uğraşıyor olacağız. olsun kedim bu gece ilk kez ağlamadı, ben mutluyum ulan! (malt'tan alıntıdır, hakkını vereyim cenk'imin. - hatta evet ya, cumartesi'ye malt'la devam edeyim.)

sevgiler.


28 Mayıs 2011 Cumartesi

ruh hali

garip ruh haline uyandım bu sabah. galiba hala bir şekilde hayatta arayış içerisinde olmama rahatsızım. belki de tüm gece ketrinkafanın miyavlamasından uyuyamamamış olmam da bir etki olabilir. anyhow. amy'nin ön grubu oi va voi imiş, onun için mi gitmeli acebaaaa.. pffff hava yine kapalı, halbuki ne de güzel elbise giyeceeedim. neyse maniküre gideyim de rahatlayayım bari.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

güzel şeyler.

ah be blog okurcuğum, sıkılmadın mı bunalım bunalım şeyler yazmamdan? hem de hiç öyle biri olmayı sevmediğim halde? ayol ben bile sıkıldım ya. hadi silkinelim kendimize gelelim.

bu haftasonu uzun zamandır görmediğim dostlarımı göreceğim. denizi göreceğim. güzel bir konsere gideceğim. haftasonu annemleri gördüm, balkonda pazar kahvaltısı yaptım, babamla gazeteleri okudum, yorum yaptım. daha n'olsun?

yasemin mori eşliğinde çalışmaca. kedim yanımda. şimdilik miyavlamıyor, bakalım umarım böyle devam eder. yaşasın filtre kahveli hayat.

sevgiler.

1 Mayıs 2011 Pazar

power may.

cık, "may the power be with you" dan gelmiyor başlığımız. nazlı'yla mayıs ayını "power month" ilan ettik. power month kavramı nedir diye soranlara, nazlı'nın ispanya'daki iş deneyimlerinden birinden öğrendiği "power day" konseptini anlatmak isterim. bahsekonu günde, coşuyoruz coşturuyoruz, binbir telkin yoluyla kendimizi motive ediyoruz. biz de mayıs ayı için bunu yapmaya karar verdik. işte benim ay hedeflerim:

1. 2 aydır yapmak istediğim bir şeyler var, onlar için biraz çaba göstermek, bu biiiiir ve öncelikli.
2. minik kızımla (ki catherine koyduk adını, hikayesini ayrıca yazarım.) daha çok ilgilenmek. onu çok sağlıklı ve mutlu bir kedi yapmak.
3. daha sağlıklı beslenmek. evde yemek yapmak. meyve yemek. zararlı şeylerden bir süre uzak durmak.
4. kendime iyi bakmak. cidden.
5. mali durumu toparlamak. gereksiz harcamalardan kaçınmak.
6. aileyle daha çok ilgilenmek. haftalardır aramak isteyip arayamadığım halalar, teyzeler, amcalar, kuzenleri aramak. gönül almak.
7. daha çok kitap okumak. gazeteleri kaçırmamak.
8. ve daha niceleri...

mayıs ayı sonunda bir değerlendirme yapalım bakalım. neler yaptım neler yapamadım görelim.

kedim çok tatlıııııııııııııııııııııııı. catherine koyduk adını, zira yalan rüzgarı'ndaki catherine'in saç renginde kendisi (açık gri). bugünlerde küçük bir enfeksiyon geçiriyor, ama bugün ilaç aldı, toparlıyor. kuru mamaya alıştı, eve alıştı gibi. uyku düzeni yoluna giriyor. ilgi seviyor, tam insan canlısı. zaten evde kime nazının geçtiğini anladı (aka ben), hiç sektirmiyor. canım kuzum.

kedi anası olmak zor işmiş dostlar. eve gideyim de kızım mamasını yemiş mi, suyu da bitmesin, aman tüylerini tarayayım derken sorumluluk almış yürümüş. ama güzelmiş sevdim ben. şu mırıl mırıl uyumasını bile seyretmek yeter de artar bile.

herkeslere tavsiye...

yarın umarım uzuuuuuuuuun zamandır izlemek istediğim bir filmi izleyeceğim, hem de en sevdiğim arkadaşlarımdan biriyle. izlenimler yakında.

iyi geceler. cmtesi 02.53

8 Nisan 2011 Cuma

yaz konserleri

vuhuuu 20 haziran amy winehouse, 26 haziran jamiroquai!! sonisphere'e gitmeyebilirim, ooo şok! yeni eve taşınıyoruz, paralar suyunu çekiyor, istanbul konusunda hala sorgulayıcı bir tavrım var. stay tuned.

25 Mart 2011 Cuma

Listeli yaşam

Dün yaptığım listeler:

1. Aranacaklar
2. Eve alınacaklar
3. Evden (Ankara) alınacaklar
4. Evde Yapılacaklar
5. İşte yapılacaklar

Aranacaklar listem bir hayli uzun, burayı okuyanlardan da o listede baya bi insan var. Hepinizden önce özür diliyorum, sonra bu aralar biraz alıklığıma, biraz da yoğun iş hayatına verin diyorum, zira günde 12 saat çalışıyor gibiyim. Bu haftasonu mesela çok sevdiğim bir arkadaşımın doğumgünü, bu yıla kadar unutmuşluğum yok, bu yıl da umarım unutmam. Zira geçen Pazar aldığım gazeteleri hala okuyamadım, bugün Cuma.

Hayat acımasız ve ne yaparsan yap olmuyor bazen gibi epik bir finalle bitirmek istiyorum. saat 07.30 blog yazıyorum vay be.

27 Şubat 2011 Pazar

durumsal

Hola a todos!! Yeni şehirde zannediyordum ki her gün bir yazı gönderirim. N'oldu? Patladım:) Daha ne yerleşebildim (almost done aslında), ne herkesi görebildim (ki Cuma akşamı biraz yol katettim, bu hafta toparlayacağımdan ümitliyim), ne de işe alışabildim (takes time, sabes?) Ama olsun, hepsi birer süreç, haliyle sürüyor:)

Peki bu arada neler oldu?

1. Ev: Yerleşme çabalarım sürüyor, oldukça bohem bir hayatımız var, zira 1.5 kişilik eve 2 kişi sığmaya çalışıyoruz:) Eşyalarım her yerde ve benim gibi bir Oğlak burcuna en yapılmayacak şey oldu: Odam yok!!! Evet, ben ki eve girer girmez odasına koşan, müziği ve kitaplarıyla odasının kapısını kapattı mı kendini dünyanın en mutlu insanı addeden kişi, odam yok! Yatağım, sokak kapısından girince sol tarafta:) Bunun da güzel yanı, tüm ev benim odam gibi aslında:) Şimdilik çok sorun yok, birkaç ay sonra yeni bir eve taşınmayı istiyoruz, tek isteğim yatağım ve dolabımın sığabileceği, hatta bir köşesine de müzik setimi kondurabileceğim bir oda. Senden çok şey mi istiyorum bre İstanbul?

2. İş: Önceki işime göre süper hızlı bir ortamdayım. Sabah konuşulan, öğlene yetişmiş oluyor, akşama bambaşka bir şekilde ilerliyor olaylar, derken sürekli bir alert durumda olmanız gerekiyor. Alışma evresindeyim, umarım iyi olur, stay tuned.

3. Ortamlar: Ankara'dayken "İstanbul'da olsam kesin şuna giderdim pffff" dediğim bir sürü olay yine kaçıyor. Ya başka bir programım oluyor, ya tek derdim eve gidip uyumaktan ibaret:) Ama olsun düşününce yine bir sürü şey izledim, şöyle:
- Daha önce bilet aldığım Olafur Arnalds konserine gidemedim, hem de gitmeme sebebim hiç mantıklı değil:) Ama sonrasında hiçbir habere bakmadığım için çok üzülmüş değilim.
- Cirque du Soleil izledim, arada da bir süredir görmediğim bir sürü arkadaşımı gördüm, süperdi. Cirque du Soleil ayrıca süperdi, gönül ister diğer gösterileriyle de gelsinler, bol pozitif gönderelim hep beraber por favorrrrr.
- Bir de Büyük Ev Ablukada izledim. Çaktırmadan çaktırmadan inanılmaz popüler olmuşlar. Herkes ezbere öğrenmiş şarkıları. Aaaaa şok. Babylon tıklım tıklımdı, koşarak kaçtık çıkışta. Ama sahneleri çok iyi, umarım yazın açıkhava bir yerde çıkarlar da hoplaya zıplaya dansederek izleriz.

İşbu satırlar Esenboğa Havaalanı'nda yazılmıştır. Kontrol ettim, Ankara yerinde duruyor. Sevgiler...

24 Ocak 2011 Pazartesi

Bir ömür törpüsü olarak Turkcell

Selamlar mobil dünyanın eşsiz neferleri! Geçtiğimiz hafta Turkcell'e bayıldığım zilyonlarca lira sonucu hattını sorgulayan bir insan olarak biraz içimi dökeceğim buraya. Her şey geçenlerde "öeh neden 50 tl'lik kontörüm hoop diye gidiyor" diye düşünmemle başladı. Zaten ne paramın hesabını, ne de kontörümün hesabını bilen bir insan olarak, telefon konuşmalarıma şöyle bir bakmam yeterli oldu. Neyse, Turkcell "Her yöne 10 dakikası 50 kuruş" diye reklam yaparken, buna çok da itibar etmemek gerekiyormuş, turkcell.com.tr'ye girip o küçücük karınca duası kıvamındaki yazıları da bir bir okumak gerekiyormuş. Bu her yöne 10 dakikası 50 kuruş olayı, aylık 300 dakika ile sınırlıymış, sonrasında haşırt haşırt dakikası 40 kuruş oluyormuş. Tabii ben de o küçücük yazıları okumadan Turkcell'e şikayet maili atmıştım. Kendileri önce beni cumartesi sabahı 09.02'de arayarak ilgilerini belli etmişler. Tabii ulaşamamışlar, akabinde Pazar öğlene doğru aramışlar, yine ulaşamamışlar (evet uyuyorum), sonrasında "Her yöne 10 dakikası 50 kuruş aylık 300 dakika ile sınırlıdır." şeklinde özetlenebilecek bir e-mail geldi. İşte şu anda Vodafone tarifelerini incelemekteyim. 9 sene sonunda delirttin beni Turkcell, tabii ben başka operatöre geçersem peşimden valide, teyzelerim ve kuzenlerim de geçecek, bunu da biliyorsun değil mi?

20 Ocak 2011 Perşembe

Time is on my side


Bugün birisi bana Rolling Stones'dan "Time is on my side"ı armağan etti, beni anlatıyormuş bu şarkı. Çok da sevindim, aha da sözleri:


Time is on my side, yes it is
Time is on my side, yes it is
You're searching for good times, just wait and see
You'll come running back
You'll come running back
You'll come running back to me


Time is on my side, yes it is
Time is on my side, yes it is
'Cause I got the real love the kind that you need
You'll come running back
You'll come running back
You'll come running back to me


Go ahead baby go ahead, go ahead and light up the town
Baby, do anything your little heart desires
Remember, I will always be around
One day you're gonna come back
Do you know that you can shine for me, just screamin' out
Go, go, go


Time is on my side, yes it is
Time is on my side, yes it is
'Cause I got the real love the kind that you need
You'll come running back
You'll come running back
You'll come running back to me


Time, time, time is on my side, yes it is
Time, time, time is on my side, yes it is
Time, time, time is on my side, yes it is

19 Ocak 2011 Çarşamba

Kırıka & Ayyuka

Kırıka & Ayyuka, ikisi de pek sevdiğim gruplardan, beraberce 26 Şubat'ta Salon İKSV'delermiş. vuhuuuuu hemen bizim listeyi güncelleyelim bu vesileyle:

10 Şubat Perşembe - Òlafur Arnalds @ Salon İKSV
11 Şubat Cuma – Vega @ Bronx Pi Sahne
19 Şubat Cumartesi – Cirque du Soleil @ Abdi İpekçi Arena
23 Şubat Çarşamba – Büyük Ev Ablukada @ Babylon (yehhhuuuu)
26 Şubat Cumartesi – Kırıka & Ayyuka @ Salon İKSV
Şubat sonu / Mart başı – Kutluğ Ataman “İçimdeki Düşman” @ İstanbul Modern (Biraz merak ediyorum, ama tam da değil:P 6 Mart’a kadar)
Mart ayında – Frida Kahlo ve Diego Rivera Sergisi @ Pera Müzesi (20 Mart’a kadar)
Yine Mart ayında Pera’daki Oryantalist Resim Koleksiyon Sergisi
23 Mart’ta İstanbul Modern’de başlayacak “Kayıp Cennet” sergisi – dijital medya meraklılarına duyurulur.

Black Swan








Bugün ofistekilere Black Swan’i anlatırken aslında biraz haksızlık ettiğimi farkettim, böylesi bir film daha uzun bir yazı hakediyor. Çok da spoiler vermeden kısaca bahsetmeye çalışacağım, Türkiye’de gösterime giriş tarihi 25 Şubat bu arada, o zamana kadar bekleyebilirseniz sinemada izlenesi –ama sinemada korkarım derseniz, mutlaka evde izlenesi- bir film. Ben şahsen evde (hatta Eda’da) ve 4 kişi izlediğimiz için çok mutlu oldum. Zira elimle gözlerimi kapattığım anlarda “Aç aç, geçti” diyen birileri vardı yanımda.

Black Swan, Nina’nın (Natalie Portman) rüyasıyla açılıyor. Daha sonra annesinin hazırladığı yarım greyfurttan oluşan kahvaltısını yapan Nina, provasına doğru yola çıkıyor. Sonrasında Kuğu Gölü’ndeki başrolü almak için “çektikleri” ve bu rolün altından kalkmak için “geçirmek durumunda kaldığı” değişim anlatılıyor, tabii Aronofsky tarzıyla. Bence Requiem for a Dream’den de, Pi’den de farklı bir film Black Swan, illa başka bir şeylere benzetmek gerekmez ama buram buram Aronofsky kokan bir film değil kısacası. Onun dışında, zaten Altın Küre’yi de kazanan performansıyla Natalie Portman, Oscar’ın en büyük adaylarından biri olarak gösteriliyor, ki Léon’u izlemek için haftalarca Pazartesi sabahları yataktan sürünerek kalkmış biri olarak (Bkz. Pazar geceleri-Parliament Gece Sineması-Star TV, hatta Interstar, oh yes), uzun süredir Portman’ı adının önünde hatırlanacak bir performansla izlemediğim için üzülüyordum, iyi oldu. Hele ki sanat camiasının o baskıcı ve egosu-tavanda atmosferinden bihaberseniz, kesinlikle o gözle de izlenmesi gereken bir film.

Filmi izledikten sonra da Jim Carrey’nin Black Swan performansını izlemeniz şiddetle tavsiye edilir.

Bu arada, sanırım 2011’in sadakasını peşin peşin veriyor olacağım yakında, bu aralar negatif enerjiyle doluyum, beddualarımın adresi belli.

18 Ocak 2011 Salı

büyük ev ablukada


"büyük ev ablukada", indie'sinden bir grup. eskişehir tadında, vokalisti zaten bizim "barfu", bir de üstüne üstlük alican tezer&okan kaya var diollllaaar. daha önce de yazdım, 26 ocak'ta saloniksv'deler. Şu da myspace adresleri:




biraz çabayla konser albümlerini de indirebilirsiniz, ama artık bir google'layıverin, emeğe saygı.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Melgü'den eğlenceler: Xbox'tan Behzat Ç.'ye bir haftasonu günlüğü

Hello diyırs. Çok hareketli bir haftasonu geçirdim de uzun zaman sonra, hemmmmen anlatiyim istedim:) Tabii bu hareketliliğe dayanamayan bünyem dün tüm günü uyuyarak geçirdi, bir tek Behzat Ç. izlemeye uyandım, üstüne bu sabah da sürünerek kalktım... Olsun seviyorum boş gezmemeyi ordan oraya koşturmayı, hele Ankara’daki son günlerimi geçirirken.

Cuma akşamı, tüm hafta boyunca Engin’e “Hadi ‘black swan’i indir, hadi izlicezzz” dememin üzerine, Eda, Engin ve Ahmet üçlüsüyle son dönemin en çok konuşulan filmlerinden “Black Swan”i izledik. Yine bir Aronofsky filmi göreceğimizin bilincindeydik, ama bu kadarını ben tahmin etmemiştim. Gerim gerim gerildik, öyle ki 2 günde açılamadım. Yine de ben filmi beğendim, ama oldukça “keskin” bir yapıt olduğunu söyleyebilirim, Cuma iş çıkışı değil de, daha kafanızın rahat olduğu ve hazırlıklı olduğunuz bir zaman izleyebilirsiniz bence:) Natalie Portman Oscar alırsa, gayet hakedip almış olacak, onu da söyleyelim.

Cumartesi akşamı ise yine işçet’ten bir doğumgünü kutlaması için toplaşıldı. Önce Cafe Botanica’da yemek yedik. Meksika mutfağı olarak biraz zayıflar, quesadilla, enchilada ya da fajita yemeyiniz. Onun dışında sebzelerle dolu tabakları çok başarılı gözüküyordu. Bir de güzel Şili şarabı içtik ki mmm.. Gayet güzel bir mekandı, bir de biz çıkarken canlı müzik başladı, Ortaçgil şarkılarının tüm çekiciliğine rağmen ayrıldık :) Sonra işçetinin abisi (haliyle benim de uzaktan abim:D) Engin Abi’nin Bestekar’da yeni açtığı mekana gittik; “Aura Vip”. Bestekar evlerini hep severim zaten, hem şehrin kalbinde, hem de gayet güzel evlerdir (Bkz. La casa de Ali Nazım & Damla). Burası da bir Bestekar Sokak evi, odalara Rockband, Play Station, Xbox konulmuş, gidip dünyanın en rahat koltuklarında doyasıya eğlenebiliyorsunuz. Biz de önce 5 tane Metallica patlattık RockBand’de (kim söyledi tahmin edersiniz:D we’re off to never-never-laaaanddddd divildidivivididüüüüüüü), sonra birer ikişer eksilen insanların peşinden Xbox’a daldık ve tüm apaçi danslarını gerçekleştirdik:) Buradan çekiştirilerek çıkartıldım efenim, bana kalsa sabaha kadar orada “talk too much” hareketi yapacaktım – eli bele koyup diğer elle çok konuşuyorsun hareketi yapmak – ama yolda aldığımız pasta henüz yenmemişti, onu yemek için de Tunalı’da Old City (tüm Eskişehir esprilerini yaptım, no need) adlı mekana doğru yol aldık. Burası da küçük güzel bir mekandı, terası yazın güzel olur gibi gibi. Neyse burada da pastamızı yiyip hediyelerimizi verdik duvardaki posterlere bakıp eğlendik ve bir Cumartesi gecesi de böyle bitti. Tabii uzun süredir hareketliliğe alışkın olmayan bünyem dün uykuya verdi kendini, sadece kalkıp Behzat Ç. izledim, onu da iyi ki izlemişim, süper bölümdü, “seviyorum merkeeeeeezzz seviyoruuum”. CcC Harun reyiz CcC. Ayrıca, kesin “Tol” satışları artacak, söylemedi demeyin. “Yoksa gizli solcu mu la bu kız?” dedin ya Harun, muhteşemsin la ne diyim. Murat Uyurkulak okumayan zaten bizden değildir. Canan Ergüder'i de bu bölümde ilk kez sevdim, savcı ablanın hastasıyık.

Yarın akşam da Eskiyeni’de Oi Va Voi konseri var, umarım biletler henüz bitmemiştir. Bu arada Eskiyeni yeni yıl için süper takvimler ve kitap ayraçları hazırlamış (Sadri Alışık, Bob Marley, Janis Joplin ve Leonard Cohen’li), geçen Perşembe hemen biraz attık çantaya. Teşekkürler gencolar.

12 Ocak 2011 Çarşamba

okuma aşkı












Çantama atmam için beni bekleyen onlarca kitaba rağmen, yine dayanamadım bir sürü kitap sipariş ettim. Barış Bıçakçı’yı çok merak ediyordum uzun zamandır, şimdi 3 kitabıyla dünyasına giriş yapacağım, yorumlarımı yine burada yazarım. En son yine aynı şekilde 3 kitabıyla başladığım Alain de Botton beklediğim etkiyi yaratamasa da, bu sefer Barış Bıçakçı’dan umutluyum. Zira edebiyatta yerel tatların her zaman bir adım önde olduğunu düşünürüm (şaşırmayınız, özellikle şiirde çeviri en korktuğum şeylerin başında gelir!).



Bunun dışında son dönemde Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası’nı okudum. Sonu biraz hayal kırıklığına uğratsa da, özellikle İstanbul hakkında verdiği bilgilerin aşkıyla 2 günde bitirdim, tavsiye ederim. Onun peşinde arkeolojiye doyamadım, bir tavsiye üzerine Tom Knox’tan “Yaratılış Sırrı”nı okuyorum şu aralar. Çevirisi oldukça güzel, biraz “Avrupai” bir bakış açısıyla yazılmış, özellikle büyük ölçüde Şanlıurfa’da geçtiği için bunu daha iyi hissedebiliyorsunuz, ama oldukça akıcı bir kitap gibi. Bunun peşinden Şanlıurfa’ya tekrar gitmek farz oldu (insan bir yere sadece kuzeninin düğünü için gitmemeli, ok, ok, i know guys).



Sonrasında, Bilkent’te okuduğum yıllar boyunca kütüphaneden belirli aralıklarla alıp okuyamadan geri verdiğim “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü en sonunda satın aldım, kütüphanemde olunca mutlaka okurum nasılsa diyerek. Tutunamayanlar hala okunmadı, okunacak. Onun dışında “Siyasi Düşünceler Tarihi” ve bir iki tane Saramago’m var listede. Bir de Bıçakçı’larla beraber gelecek “Ne Nedir?” var, heyecanla bekliyorum. Bunlara ilave kim bilir neler gelecek, aha evet, asıl “Fahrenheit 451” var senelerdir okumak isteyip okuyamadığım. Pffffffffffff 2011 sonuna kadar hepsini bitirmiş olursam çok sevineceğim diyır b’log.

4 Ocak 2011 Salı

Yepisyeni bir sene


Hello sevgili blogseverler! Bugün küçük bir heyecanımı sizlerle paylaşıp sonrası için kendime hatırlatma notları yazacağım.

Bazılarınız biliyor, önümüzdeki ay bu zamanlarda şehir değişikliğine gidiyor olacağım. Yeni yaş, yeni yıl, yeni iş, yeni şehir oldu benim için. Yeni bir hayat gözüyle bakıyorum ve açıkçası 2011’den herkese göre biraz daha fazla umutluyum (patlama ihtimali mahfuzdur).

Yeni şehirde yapmak istediklerim her geçen gün aklımdan geçiyor, tarih sırasıyla şuraya yazayım da, unutursam bir blog tıkı yeterli olsun.

2 Şubat’ta eğer gitmiş olursam James Walsh Unplugged @ Babylon (ODTÜ’ye kadar gelen Starsailor’ı izleyemememin acısı ancak böyle çıkar, ayağımın tozu ile James Walsh izleyerek)

11 Şubat Cuma – Vega @ Bronx Pi Sahne
14 Şubat haftası – Cem Yılmaz @ Maslak Show Center ,
19 Şubat Cumartesi – Cirque du Soleil @ Abdi İpekçi Arena
Şubat sonu / Mart başı – Kutluğ Ataman “İçimdeki Düşman” @ İstanbul Modern (Biraz merak ediyorum, ama tam da değil:P 6 Mart’a kadar)
Mart ayında – Frida Kahlo ve Diego Rivera Sergisi @ Pera Müzesi (20 Mart’a kadar)
Yine Mart ayında Pera’daki Oryantalist Resim Koleksiyon Sergisi
23 Mart’ta İstanbul Modern’de başlayacak “Kayıp Cennet” sergisi – dijital medya meraklılarına duyurulur.

Bunun dışında, malum taşınma hadiseleriyle kaçırmakta olduğum bir iki “okazyon” var, onları da yazayım, gitmek isteyenlere itinayla tavsiye..

14 Ocak – Athena Unplugged @ Babylon (Hoş bu unplugged olduğu için, Athena’yı en kanlı canlı haliyle izlemek isteyen beni çok da üzmedi)
26 Ocak – Büyük Ev Ablukada @ Salon İKSV

Fotoğraf da bu seneki doğumgünü dileklerimi üflerken.. Bakalım neler bekliyor 26'mı?
edit: Yine eski yayıncıların krallarından Koray'ın blogunda görünce öğrendim! Òlafur Arnalds da görüle! 10-11 Şubat @ Salon İKSV vuhuuuu