19 Ocak 2011 Çarşamba

Black Swan








Bugün ofistekilere Black Swan’i anlatırken aslında biraz haksızlık ettiğimi farkettim, böylesi bir film daha uzun bir yazı hakediyor. Çok da spoiler vermeden kısaca bahsetmeye çalışacağım, Türkiye’de gösterime giriş tarihi 25 Şubat bu arada, o zamana kadar bekleyebilirseniz sinemada izlenesi –ama sinemada korkarım derseniz, mutlaka evde izlenesi- bir film. Ben şahsen evde (hatta Eda’da) ve 4 kişi izlediğimiz için çok mutlu oldum. Zira elimle gözlerimi kapattığım anlarda “Aç aç, geçti” diyen birileri vardı yanımda.

Black Swan, Nina’nın (Natalie Portman) rüyasıyla açılıyor. Daha sonra annesinin hazırladığı yarım greyfurttan oluşan kahvaltısını yapan Nina, provasına doğru yola çıkıyor. Sonrasında Kuğu Gölü’ndeki başrolü almak için “çektikleri” ve bu rolün altından kalkmak için “geçirmek durumunda kaldığı” değişim anlatılıyor, tabii Aronofsky tarzıyla. Bence Requiem for a Dream’den de, Pi’den de farklı bir film Black Swan, illa başka bir şeylere benzetmek gerekmez ama buram buram Aronofsky kokan bir film değil kısacası. Onun dışında, zaten Altın Küre’yi de kazanan performansıyla Natalie Portman, Oscar’ın en büyük adaylarından biri olarak gösteriliyor, ki Léon’u izlemek için haftalarca Pazartesi sabahları yataktan sürünerek kalkmış biri olarak (Bkz. Pazar geceleri-Parliament Gece Sineması-Star TV, hatta Interstar, oh yes), uzun süredir Portman’ı adının önünde hatırlanacak bir performansla izlemediğim için üzülüyordum, iyi oldu. Hele ki sanat camiasının o baskıcı ve egosu-tavanda atmosferinden bihaberseniz, kesinlikle o gözle de izlenmesi gereken bir film.

Filmi izledikten sonra da Jim Carrey’nin Black Swan performansını izlemeniz şiddetle tavsiye edilir.

Bu arada, sanırım 2011’in sadakasını peşin peşin veriyor olacağım yakında, bu aralar negatif enerjiyle doluyum, beddualarımın adresi belli.

Hiç yorum yok: